KAHRAMANMARAŞ a Bir Yolculuk
Adli tatili fırsat bilerek Kahramanmaraş hakkındaki hatıraları derleyip toparladım ve ortaya burada yazılanlar çıktı. Yazılanların, ismiyle müsemma bir "deneme" mahiyetinde olduğunu gözden çıkarmamanızı temenni ediyorum.
HATIRLAMAK
"İnsanın yaşadığı değildir hayat; aslolan hatırladığı ve anlatmak için nasıl hatırladığıdır"
Gabriel Garcia Marquez, Anlatmak İçin Yaşamak
Bir Proust okuru olarak, belleğin ve hatırlamanın ne denli önemli olduğunu vurgulayarak başlayayım. Yeniden çağırmak anlamına da gelen (Fransızca rappeler ) hatırlama eylemiyle geçmişi bugüne davet ediyoruz. Geçmişten gelen bizim yeniden çağırdıklarımız arasında neler var? Çocukluk rüyaları, şeytan uçurtmaları, çaya batırılmış madlen kekinin kokusu, "sevgilinin filanca gün falanca yerde söylediği söz, kendisi değil belki ama edasındaki dünya". Liste uzayıp gidiyor. Tabi, yazar Nedim GÜRSEL' in ifadesiyle geçmiş yalnızca yaşanılan değil bellekte sonradan tanımlanan yanıyla da anımsanabiliyor. Hatta çoğu kez, unutulan gerçeğin yerini alır(yor) (yarattığımız) bu kurgu. (Uzun Sürmüş Bir Yaz adlı romanından) Dolayısıyla çağırdıklarımız kurgu içerisinde bambaşka kılıklar bambaşka kimliklerle karşımıza çıkıyorlar.
Burada gerçeğin kendisine de bir parantez açalım. Felsefedeki gibi hukukun da kavramlarla anlaşılabileceği bilincinde olarak; maddi gerçek, adli gerçek ve objektif gerçeğin arasında dolanan (burada dahi Av. Baran Doğan' a bir bakınız vermek gerekiyor. Bkz. https://www.youtube.com/watch?v=4E7vF4TsPos) ve fakat yolunu bulamayan bir hukukçu (adayı) olarak, yazık ki gerçeğin kendisine bir tanımlama getiremiyorum. Hoş hakim bey de bir tanımlama getirememiş. Barış Bıçakçı'nın romanında, "Gerçek mi diye burun kıvırıyor güngörmüş hakim. "Kendisi de sayısız insan tarafından anlatılmış sayısız hikâyeden ibaret olan gerçeği kim bilebilir ki? *Bizim Büyük Çaresizliğimiz. Doğru.
Cemil Meriç' in dilimize kazandırdığı ve çevirisiyle övgüye mazhar olan Balzac a ait Altın Gözlü Kız romanında yazar şöyle buyuruyor ; "Uzun tasvirler insanın düşünmesine engel olur." Bu alıntıyı bellek ve hatırlamak üzerine sayıklamalarıma son vermek için kullanıyorum ve derhâl Maraş bahsine geçiyorum.
İRTİBAT SUBAYI
Tam tarih vermek lüzumunu hissetmiyorum yine de belirteyim, fakültenin vize sınavlarının bittiği cuma günü ve aynı zamanda doğum günümdü. Malatya' dan dolmuşla Kahramanmaraş' a ulaştım. Personelinin büyük çoğunluğu Suriye' de görevli olan birlik içerisinde yalnız işlerin idaresini temin edecek kadar güvenilir ve bunun yanında FETÖ/ PDY suçlamaları sebebiyle tahkikat geçiren bir kısım personelinin bulunduğu tugaya, Suriye tarafından atılan füzelerin yarattığı tehdit sebebiyle ülkenin güneyinin füze savunmasını sağlamak için talebimiz sonucu Kuzey Atlantik Anlaşması kapsamında (NATO) tugaya konuşlanan İtalyan SAMP/ T görev kuvvetiyle tugay arasında irtibatı sağlamak üzere 1 aylığına görevlendirilmiştim.(Bu uzun cümleyi de Proust okuru olmama bağlıyorum) Bu bir ay boyunca Türk birliğinin aksine İtalyan birliğiyle ilişkilerim o denli ilerledi ki birlik komutanlığına vekalet eden albay beni İtalyan İrtibat Subayı adıyla çağırır oldu.
İTALYANCA ÖĞRENİYORUM
Birliği katılışımla birlikte göreve yönelik bilgiler aldım mesai yapacağım insanlarla tanıştım. Bunun yanında dile merakım dolayısıyla İtalyanca A1 seviyesi bir döküman edindim ve dile ilişkin temel kalıpları öğrenmeye koyuldum. İtalyan askeri personeli son derece canlı diyaloğa açık ve sempatik insanlardı. Tabii benim İtalyanca öğrenme gayretim ve pratiği geliştirmek için kendileriyle bu dilde anlaşmaya çabalarım da aramızdaki iletişimi kolaylaştırdı. Söz gelimi odama imzaya gelen personele "Vieni" yani geliniz diyordum ya da gelip geçerken gördüğüm birini "Come va, come stai !" diyerek selamlıyordum. Böylece zamanla resmi görevi elden bırakmadan bir kısım İtalyan askeriyle saygılı bir dostluk da geliştirdim. Bu kapsamda beraber moka potta demlenen kahvelerden içtik, öğlen ve akşam yemeklerinde bir araya geldik, kalisteniks egzersizleri yaptık. Bu askerler arasında beraber spor da yaptığımız, güneyli ve öyle olduğu için neşeli ve samimi, beraber çokça zaman geçirdiğimiz ve ben İtalyanca çalışırken yardımını esirgemeyen Nicola' ya değinmem gerekir. Kendisine bu yardımlarından dolayı biraz da şakayla karışık "Professora" diye sesleniyordum. Tabi kendisinin güneyli olması biraz da kuralların dışına çıkmasına sebep oluyor ve böylece eğitim müfredatına İtalyan dilinin argosunu ve küfrüne de ekliyordu. Bu vesileyle öğrendiğim sözlerden birini hatırlıyorum "fernut' a zezzenella". Sonra şu "Figlio a 'm trochia". Bir başkası Aumm- Aumm. İşte böyle gündelik dilden kalıpların da müfredatta olduğu dil eğitimim devam ediyordu.
Eğitimim güzel gidiyordu. Gün gelmişti. Profesorra gururluydu. Bir öğle vakti, öğrendiğim bu sözleri kendi güneyli hemşehrilerine söyleyecektim. Nicola aralarında birliğin din görevlisi Peder' in (bence Azizdi) ve kadın askerlerin de bulunduğu bir grubu çağırdı ve benden bu sözleri söylememi istedi. Sonrası kahkahalar. Aziz Peder' in mahcubiyetini de unutmuyorum.
MARAŞ
İtalyan birliği içerisinde dostluğu ve bize tanıdık gelen hikayeleriyle anımsadığım biri daha var. Başçavuş Amico. Orta yaşın üzerinde oldukça deneyimli bir asker. Ciddi bir mizacı var. Sicilya' lı fakat aktardığı hikâyeler de. İşte bir tanesi; kız kardeşine birini öneriyorlar; müstakbel nişanlısı falanca gün falanca saat sokaktan geçecek ve kendisi de adamı görecek. Tanışıyorlar, nişanlanıyorlar. Nişanlar atılıyor neden? Çünkü aileler anlaşamamış. Kamu güvenine dair anlattıkları daha ilginç. Bir araç kırmızı ışıklarda duruyor, bir müddet bekliyor. Yeşil yanınca sürücüsü gaza basıyor fakat o da ne, araç hareket etmiyor; kırmızı ışıktayken aracın 4 tekerleğini de hırsızlamışlar! Bir başka seferinde sürücü yakıt almak için benzin istasyonuna giriyor, yanaşıyor ve en son motoru susturup araçtan ayrılıyor. Unuttuğu birşey için dönmek istediğinde içeride çalışan birini görüyor. İçerideki adam, "ben teybi hallediyorum gerisi sende !"
Yazmak aslında birbirinden kopuk yaşantılar arasında bağlantılar kurmaktır. Bir hatırayı diğerine bir fotoğraf albümü değil yaşayan ve yazan bir insan bağlar. ( Metnin aslı " Yaşamak aslında birbirinden kopuk yaşantılar arsında bağlantılar kurmaktır. Bir hatırayı diğerine bir fotoğraf albümü değil yaşayan bir insan bağlar." Barış Bıçakçı, Bizim Büyük Çaresizliğimiz) Maraş şehri her nasılsa bu hikayeleri birbirine bağlamış, bana da bunları yazmak düşüyor, devam ediyorum.
MADEN
Gerçeği tanımlayamasam dahi gerçeği yansıtan romanları ve öyküleri okumayı pek severim. Gerçekçi eserleri okuma isteğiyle yönümü Çehov ve Dostoyevskiye çevirmişken elime bir şekilde Stendal' in Germinal kitabı geçti. Kitap maden işçilerini, onların yaşadıklarını, patronların insan hayatını hiçe sayan tutumlarını, ve işçilerin sömürü düzenine başkaldırısını anlatıyor. Bu kitabın hikayesi, yazarın üslubu daha açık söylemek gerekirse gerçeğin gözümün önünde yeniden yaşanacak denli ifade edilmesi beni etkiledi. Sonra aynı gerçekçilikte ve aynı vuruculukta Maden filmini seyrettim. Maden filmi başrollerinden biri Tarık Akan'dır. Ünlü jön, Yeşilçam' da uzun süre oynadığı zengin çocuğu - damat rollerinden sonra yönünü toplumcu senaryolara çeviriyor ve karşısına maden filmi çıkıyor. Filmin iki başrolü var, birini kendi oynayacak buna karar verilmiştir. Diğer başrol içinse Cüneyt Arkın' a teklif götürülüyor ve teklifi kabul etmesi için de alacağı ücret, isminin afişte büyük görünmesi gibi çeşitli teşvikler sunuluyor. Arkın teklifi kabul ediyor, film çekiliyor ve film gişede ciddi bir başarı yakalıyor. Tabii, Cüneyt Arkın' ın milliyetçi çevrelerde bir itibarı var. İşçileri konu edinen bir filmden sonra, itibarını dengelemek için olsa gerek kendisine İkinci Dünya Savaşı sırasında Stalin ve Hitler in orduları arasında sıkışıp kalan Azerbaycan Türklerinin hikayesinin anlatıldığı "Güneş Ne zaman Doğacak" filmi teklif ediliyor, Arkın bu filmde de rol alıyor.
Maalesef bizim toplumumuzun tarihi aynı zamanda cinayetlerin ve felaketlerin de tarihidir. Bu sözler bir tahkir olarak anlaşılmasın: Sevdiğim şairlerden Nazım Hikmet, Türk milletinden söz ederken "her millet gibi büyük Türk milleti" demektedir. Bu sözü anayasamızın başlangıç hükümlerinde yer alan "dünya milletler ailesinin şerefli bir üyesi" olmaklığımızla birlikte düşünürüm. Büyük ve şerefli bir millet olarak kusurlarımız da vardır. hâtta tarihimizde pek de anımsamak istemeyeceğimiz mahfuz kalmasını dileyeceğimiz anlar da vardır. Şimdi yukarıda bahsedildiği gibi yaşantılar arasında bağlantı kuruyorum: Güneş Ne Zaman Doğacak filmi işte bu mahfuz anlardan birine tanıklık etmiştir. Filmin Maraş'ta gösterimi sırasında sinemaya bomba atılmış, sinema karışmış. Takiben olaylar şehre sıçramış. Dışarıdan getirilen milislerce başlatılan ve tırmandırılan olaylarda alevi mahalleleri basılmış sayısız insan öldürülmüş. Ne yazık! İşte Maraş deyince Maden filmi deyince hep bu olaylar aklıma gelir; kurşuna dizilen sonra da parçalanıp kazanda kaynatılan o çocuk Ali Tıraş!
DÖNÜŞ
Maraş şehrinde bir ay kaldım ve güzel anıların yanında mesleğe dair birkaç kötü tecrübe de yaşadım. Bunları burada anlatmayı lüzumlu görmüyorum. Yine de şunu vurgulamak isterim; hayatın kendisi elem ve kederle neşe ve sevincin birbiri içinde eridiği başkaca birçok duyguyu bizlere yaşatan edebi bir eser olabilir. Maraş' ın hikayesi de böyle. İtalyan birliğine yeni atanan Albay kurtuluş günü için meydana gittiğinde gördüklerini dönüşte bana anlattığında kendisine İtalyanların da bir dönem Maraş' ı işgal ettiklerini fakat sonra çekilmek zorunda kaldıklarını söylemiştim. Kendisi bundan haberdar değildi nasıl cevap vereceğini de bilemedi. Ben konuşmayı sürdürdüm. -Önemli olan bugün kurulan ilişkiler-di! İlginçtir İtalyanlar o gün (ve o dönem) şehrin savunması için oradaydılar*( Başka sebepler de olası. Misal biri şu olabilir: Bu görevle SAMP/T Füze sistemini sahada kullanmış olacaklar ve bu hem NATO nezdinde hem de Avrupa ve Dünya pazarında kendilerine bir avantaj sağlayacaktı.) ve biz bir ittifak içerisinde bir görev icra ediyorduk. Yarın farklı olabilir bunu bilmiyoruz.
Maraş' ta İtalyanların ve diğer işgalcilerin defedilmesinden kaynaklı yaşadığımız gururla gerçekleştirilen katliamdan duyduğumuz utanç yan yana yaşıyor. Yüzleşme yüzleşme diye sayıklarken ve toplumumuzun pek yüzleşme meraklısı olmadığı söylenirken belki de yapılacak işin bugüne bakmak olduğunu düşünüyorum. Büyük acılar yaşanmıştır, olabilir. Lakin mezarlıklar ölüler için, oysa bizler yaşıyoruz ve hem kendimiz hem toplumumuz için yaşanacak güzel günler önümüzde duruyor. Bugün bu satırları kaleme alırken bunları görüyorum.
Benim hikâyelerimse Maraş' ta, Malatya' da, Ankara' da, İzmir' de, İstanbul' da, Kabil' de, Bakü' de duruyor ve "yeniden çağırılmayı" bekliyor.
👏👏👏👏👏👏👏👏👏👏👏👏👏👏👏
YanıtlaSilTeşekkürler gülüm
Sil